Kaybedileni Arayan Bir Nesil
Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği (ETO) tarafından düzenlenen “Organik Düşün Organik Yaşa” (Acting Organic By Thinking Organic) projesi kapsamındaki makale yarışmasında ikinci olan hikâye. 2 Temmuz 2010.
Bıbıp bıbıp bıbıp…
Saat 7... Kalkmam ve okula gitmem gerekiyor. Normalde yataktan çıkmam en az 10 dakikamı alır ama bugün farklı, çünkü bugün ders yok, dedemin çiftliğini gezmeye gidiyoruz. Hemen hazırlanıyorum, hızlıca kahvaltı edip evden annemle çıkıyoruz. 10 dakikalık bir yolculuktan sonra Yeni İzmir İlköğretim Okulu’na varıyoruz. Biz vardığımızda 6-B sınıfının çoğu otobüsün içinde hareket saatini bekliyor. Annemi öpüp “hoşçakal” dedikten sonra otobüse doğru koşuyorum. Seda bana yanında yer tutmuş, tabii ki yine cam kenarını! Aslında neden cam kenarına oturmak istemediğini anlayamıyorum ama pek dert etmiyorum açıkçası, bu benim de işime geliyor.
Dedemin çiftliğine ulaşmamız yaklaşık 45 dakika sürecek. Aslında otobüste uyumayı çok severim ama bugün arkadaşlarım buna izin verecek gibi gözükmüyorlar. Hepsi enerji dolu, hiçbirinin uyumaya niyeti yok, bir bağırış gürültü içinde otobüs. Neyse, bayağıdır dedemin çiftliğine gitmediğim için etrafı izlemek güzel olacak. Tabii Seda’nın hafta sonu yaptıklarını anlatması 45 dakikadan kısa sürerse. Aslında onu dinlerken dışarıyı izlememe izin verse sorun yok ama yüzüne bakmazsam bir sürü laf eder şimdi. Nereden buluyor bu kadar anlatacak şeyi, şaşırıyorum bazen.
Eski İzmir’i gören o tepenin yanından geçiyoruz, havada çok hafif bir sis var bu yüzden renkler daha uyumlu ve daha yumuşak görünüyor. Sabah güneşinde eski İzmir’e bakıldığında görülen manzara çok güzel ve hüzünlü; eski ve artık kullanılmayan binaların koyu renkleri ile sarmaş dolaş olmuş körfezin mavi suları ve bunlarla güzellik için rekabet eden göğün maviliği ve hınzır hınzır dolaşan beyaz bulutlar...
Eski İzmir’i görünce aklıma hep eski günlerdeki fotoğraflar ve hocamızın çevre ve iklim dersinde bize anlattıkları geliyor. Nasıl diyordu? Sanırım şöyle başlıyordu:
“Doğaya düşünmeden verdiğimiz zararlardan dolayı dünyanın iklimi değişmeye başladı. 21’inci yüzyılın başlarında insanlar bu konuda araştırmalarını arttırmaya ve bu konudaki bilgilerini derinleştirmeye başladılar ancak sadece bilgi, insanın bu konuda olumlu bir adım atması için yeterli olmadı. Antarktika buzullarından kopan parçalara önce kimse önem vermedi, zaten bunun olacağı bekleniyordu. Sonrasında denizler yükselmeye başladı “bir iki santimetreden ne olacaktı ki?” Ama sular yükselmeye devam etti. Sahil şeridindeki pek çok şehir gibi İzmir’in de önce deniz kenarındaki mahalleleri sular altında kaldı. Konak meydanındaki sular saat kulesinin etrafını kapladığında bu görüntü önceleri insanların hoşuna bile gitmişti. Özellikle akşam güneşinde çekilmiş fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla gerçekten de etkileyiciydi. Ama sonra yükselen sular yüzünden yüz binlerce insan evlerinden ayrılmak ve daha yüksek yerlere yerleşmek zorunda kaldı. Bizim ailemiz bunu yapabilen şanslı ailelerdendi. Eski İzmir’de yüksek yerlere yerleşemeyenlerden bazıları iç kesimlerdeki akrabalarının yanına yerleştiler. Bazıları da uzunca bir süre çadırlarda yaşamak zorunda kaldı. Bu işin kolay kısmıydı. Asıl zorluk yeni başlamıştı:
“Susuzluk, açlık, salgınlar…”
Sanırım bu konu sınıf arkadaşlarımın ilgisini benimki kadar çekmiyor. Hiçbiri eski İzmir’i izlemekle meşgul değil, radyoda çalan müziklerle otobüsün içinde eğlenmeye başladılar ve benim de kendilerine katılmamı istiyor gibiler. Bense büyülenmiş gözlerle bu batık şehri izlemeye devam ediyorum. Eskiden buralarda binlerce insan yaşıyormuş. Evler, işyerleri, okullar varmış... Şimdi hepsi fotoğraf karelerinde kalan anılardan ibaret, unutulup gitmişler...
Kalkıp ben de biraz oynasam iyi olacak. Açık konuşmak gerekirse sınıfta en iyi dans eden sanırım benim. Ama hakkını yemeyelim, Seda da güzel dans ediyor.
Heeey! Çiftliğe ulaşmışız bile... Epeydir ayaktayız, otobüste oturan bir tek Metin var. Hocamız Ayla Hanım bile bir ara bizimle dans etmeye kalktı. Biraz garip bir çocuk bu Metin ama iyi biri.
Çiftliğin girişinde ulu ağaçlardan oluşan ormanlık bir araziden geçip üretim alanlarına ve dedemin evine ulaşıyoruz. Bu ormandan geçerken kendimi hep gizli bir kapıdan geçiyormuş gibi hissediyorum, sanki bütün kötülükleri dışarıda bırakıp başka bir dünyaya giriyorum... Bu his, ulu ağaçlardan ve dedemin çiftliğinden bahsederken kullandığı “Burada cennet ve dünya bir arada, duyarsız insanların dünyasından uzak.” sözlerinden kaynaklanıyor olsa gerek. Bir şiirden alıntı yapıyordu ama neydi sahi bu şiir? Neyse, nasıl olsa bugün de söyler, o zaman sorarım.
İşte dedemin evine ulaştık. Yaşadığı yer çok sade ve ufak. Kocaman arazisi olan birinin neden böyle basit bir ev yaptığını düşünürdüm eskiden. Bir gün dedeme sordum. Bana “Daha büyük bir eve ihtiyacım yok ki, neden daha büyüğünü yapayım? Daha büyük bir ev yapabilmek için daha fazla demir, daha fazla tahta ve daha fazla çimento kullanmak gerekir.” dedi.
“Dünya hala hepimize yetecek kadar kaynağı bize sağlayabilir ama birileri bu kaynağı ihtiyacından fazla kullanırsa diğerlerine daha az kalır, hatta belki hiç kalmaz. Onun için hiçbir zaman ihtiyacın olandan fazlasını alma, diğer insanları da düşün.” demişti dedem.
Açıkçası o an ne demek istediğini anlayamamıştım ama birkaç gün sonra okuldaki öğle yemeğine biraz geç kalınca dedemin sözleri tekrar aklıma geldi. O gün yemekte yeşil fasulye vardı ve ben bu yemeği çok sevmeme rağmen hiç yiyemedim. Çünkü benden önce gelen arkadaşlar tabaklarına çok fazla fasulye doldurup bütün yemeği bitirmişlerdi. Daha kötüsü, bazı arkadaşlar yemekleri fazla geldiğinden yeşil fasulyelerini bitiremediler ve döktüler.
Otobüs şoförü kornaya basıyor. Birkaç dakika sonra dedem hızlı adımlarla evden çıkıyor... Yetmişli yaşlarında olmasına rağmen dış görünüşünden bunu anlamanız mümkün değil. Bizi gülümseyerek karşılıyor. Planını hazırlamış, daha doğrusu çiftliğe yeni gelen herkese yaptığı turu yaptıracak ama işin eğlencesini kaçırmamak için neler yapacağımızla ilgili arkadaşlarıma hiçbir şey söylemiyorum. Hocamız Ayla Hanım gideceğimiz yerlerin uzak olması halinde otobüsü kullanabileceğimizi söylüyor. Dedem tabii her zamanki gibi “yürümemizin çok daha iyi olacağını” söylüyor. Benim yanıma gelip "nasıl gidiyor evlat, yeni bir tura hazır mısın?" diye soruyor. Her geldiğimde burada çok keyifli zaman geçiriyorum, hele ki bu gün ders yapmak yerine buraya gelmişiz, daha ne olsun diye düşünüyorum içimden ama dedeme sadece “hazırım dede” deyip ardı sıra yürümeye başlıyorum. Turumuzun ilk durağı çiftliğin enerjisinin karşılandığı güneş panelleri ve rüzgar türbini.
Dedemin çiftliğindeki Türbin ve güneş panelleri en gelişkin modellerden. Çiftliğin tüm enerji ihtiyacını karşılamanın yanında hemen yakındaki köyün enerji ihtiyacını da karşılıyor. Dedemin dediğine göre 21. yüzyılın başında insanlar enerji ihtiyaçlarını fosil yakıtlardan karşılamayı bırakıp, çevreye duyarlı ve yenilenebilir enerji kaynakları olan güneş, rüzgar gibi kaynaklara yönelmiş olsalardı, büyük olasılıkla küresel ısınma bu düzeye ulaşmayacak ve yükselen sulardan dolayı şehirler köyler boşaltılmak zorunda kalmayacaktı. Ve tabii ki milyonlarca insanın hayatı da mahvolmayacaktı! Dedemin söylediğine göre insanlar, sırf daha ucuz diye fosil yakıtları tercih etmişler. Oysa o zamanki teknolojiyle bile rüzgar türbinleri ve güneş panelleri yapmak mümkünmüş... Yani yüzlerce şehrin ve köyün boşaltılması; insanların salgın hastalıklarla ölmesi; kuşların, sürüngenlerin, memelilerin, bitki ve böceklerin nesillerinin tükenmesi de hep küçük hesaplar peşinde koşan insanlar yüzünden başımıza gelmiş. Bazen keşke zaman makinesini keşfedebilmiş olsaydık diyorum, ya da en azından geçmişe e-posta atabilseydik. O zamanki insanlar dünyanın şimdiki halini görseler belki daha doğru kararlar alabilirlerdi. Böylece benim de bir fil görebilme ve ona dokunabilme şansım olurdu.
Güneş panelleri ve rüzgar türbininin yanından ayrılıp üretim alanlarına yöneliyoruz. Yolda giderken dedem, bize sık sık hatırlattığı ufak tüyoları sınıf arkadaşlarıma da aktarmaya başlıyor.
- Geri kazanılan 1 ton kağıt 17 ağaç kurtarır. Atmosferden 30 kilo atık azaltır.
- Meyve sebzeyi mevsiminde tüketin. Gıdaları mevsiminde yemek, doğal olmayan ortamlarda yetiştirilmesi için harcanan enerjiden tasarruf edilmesini sağlar.
- Meyve sebzeyi taze alın ve çok biriktirmeyin. Raf ömrü uzun olan ürünler daha çok katkı maddesi içerir.
- Balık stoklarının tükenmemesi için yavru balık yemeyin.
- Ürün alırken ülkenizde yapılanları tercih edin. Böylece gemiyle veya başka şekillerde gelen ürünler için harcanan yakıtı ve hava kirliliğini azaltırsınız...
Üretim alanları bahar ayında olduğumuz için cıvıl cıvıl... Göğün maviliğine karışan bitkilerin açıklı koyulu yeşilliğinin dinginliğinde; kırmızısı, turuncusu ve sarısıyla çiçekler; bunun üstüne kuş cıvıltılarını ve böcek vızıltılarını ekleyin... İşte karşınızda baharın coşkusu ve karmaşası! İnsanın koşası, hoplayası, bağıra çağıra şarkı söyleyesi, çimenlerde yuvarlanası; bir yandan da hafif hafif esen bir ağaç gölgesinde gökyüzünü, rüzgarda salınan yaprakları ve gökte rüzgarın kollarına kendini bırakmış kuşları izleyerek tembellik edesi geliyor. İşin kötüsü de bunların hepsini aynı anda yapmak istiyor.
Dedem üretimle ilgili bilgileri vermeye başlıyor, kendisi temelleri 1930’lu yıllarda atılan bir üretim yöntemi olan organik tarımı uyguluyor. Bu üretim yönteminin, 1990’larda hazırlanan yönetmelik ve kanunlar sayesinde gelişimi önemli ölçüde hızlanmış. İnternetten araştırdığıma göre 21’inci yüzyılın başlarında sertifikalı organik tarım, toplam tarım arazilerinin %1’inden, gıda satışlarının ise %1-2’sinden fazlasını oluşturuyormuş. Bu şimdiki üretim ve satış rakamlarıyla karşılaştırıldığında çok da yüksek sayılmaz ama o yılların şartlarına göre yine de kısa zamanda istikrarlı bir artış sağlanmış olduğu kesin...
Dedem bu üretim yönteminin dört temel ilkesinin sadece bir tarım anlayışı değil hayatın geneline uygulanabilecek bir felsefe olduğunu söylüyor ve ilkeleri şu şekilde sıralıyor:
Sağlık İlkesi: Bireyin ve toplumların sağlığı ekosistemlerin sağlığından ayrı tutulamaz. Sağlıklı topraklar, su, hava ve hayvanlar insanların sağlığını destekleyen koşullar oluşturur ve ürünler verir. Bu sadece hastalıklardan arınmak demek değil fiziksel, zihinsel, toplumsal ve ekolojik olarak esenliğin korunmasını demektir.
Ekoloji İlkesi: Ekolojik tarım, canlıların ekolojik sistemleri (toprak, su, hava ve ortamda bulunan diğer canlılar) ile uyum içinde yaşamalarını ve gelişmelerini sağlamayı hedefler. Üretimin ekolojik süreçlere ve geri dönüşüme dayanması beklenir.
Hakkaniyet İlkesi: Hakkaniyet, gerek insanlar arasında gerekse onların diğer canlılarla ilişkilerinde, ortaklaşa kullandığımız dünyanın eşitlik, saygı ve adil idaresiyle sağlanır.
Özen Gösterme İlkesi: Ekolojik tarım iç ve dış talep ve koşullara cevap veren canlı, dinamik bir sistemdir. Ekolojik tarımda verimlilik ve üretkenlik artırılabilir, fakat bunu gerçekleştirirken sağlık ve esenlik riske atılmamalıdır. Dolayısıyla yeni teknolojiler çok dikkatli bir şekilde irdelenerek ve mevcut yöntemler de elden geçirilerek kullanılmalıdır.
Dedem daha sonra da üretimle ilgili daha ayrıntılı bilgiler vermeye başlıyor. Dedemin üretim alanlarında ağaçlar, sebzeler hatta çiftlik hayvanları aynı alanlarda yetiştiriliyor. Mesela sebzeleri meyve ağaçları altında görmek hiç şaşırtıcı değil. Bu parsellerde belirli aralıklarla sebze, yeşil gübre olarak kullanılan bitkiler ve hayvanların otlaması için yem bitkileri ekiliyor. Çiftlik hayvanları otlak alanlarının bulunduğu parsellere salınıyor, buralarda beslenip dışkılarını yapıyorlar. Ve bu dışkılar da ağaçların ve sonra gelen bitkilerin gıdası oluyor. Böylece ağaçlar, hayvanlar için korunaklı ve gölge bir barınak oluşturuyor; hayvanların yemlenmesi için daha az emek gerekiyor ve de hayvanların dışkılarını temizleme derdinden kurtulmuş olunuyor. Belirli aralıklarla da, bu alana yeşil gübre de denilen bitkiler ekiliyor ve bu bitkiler doğrudan toprağa karıştırılıyor. Bu sayede toprak besin maddesince zengin bir hale geliyor. Bu rotasyon sistemi sayesinde hem toprağın daha sağlıklı ve verimli olması sağlanıyor hem de gübreleme gibi pek çok tarımsal uygulama için harcanan emek azalmış oluyor.
Saat öğleye geliyor ve hepimiz acıkmaya başlıyoruz. Dedem de sanırım bunu anladığı için misafirhane ya da otel olarak kullanılan yapıların olduğu tarafa doğru yöneliyor. Buradaki yapılardan birinde bahçede üretilen çeşitli ürünlerin satışı yapılıyor, diğer bir yapı yemekhane ve ortak zaman geçirme alanı olarak kullanılıyor. Diğer yapılar ise banyosu ve tuvaleti içinde olan yatak odalarından ibaret. Çiftlikte bulunan “kalıcı bahçelerden” (Permakültür) geçiyoruz ama dedem onlardan hiç bahsetmiyor. Unutmuş olamaz. Dedemin bahçesiyle ilgili bir şeyleri unuttuğu görülmüş değildir. Herhalde ilk gelişlerinde arkadaşlarımın kafasını organik tarıma benzeyen başka bir sistemle karıştırmak istemediğinden sessiz kalmayı tercih ediyor.
“Kalıcı bahçeler” de temelde organik tarıma benziyor ancak bunlarda üretim alanları ekolojik ilişkiler gözetilerek kalıcı olarak düzenleniyor ve sonrasında çok ufak değişiklikler ve tadilatlar dışında alana müdahale edilmiyor. Organik tarımdan farklı olarak kalıcı bahçelerde çok daha fazla sayıda farklı bitki ve hayvan türü bir arada bulunuyor. Dedem, organik tarımla üretim yapılan parsellerde 2 – 3 farklı bitki ve hayvanı bir arada yetiştirirken kalıcı bahçelerde bu sayı; büyük ağaçlar, bodur ağaçlar, çalılar (böğürtlen), sebzeler, kök bitkileri (havuç), sürünücü bitkiler (çilek), sarılıcı bitkiler (üzüm) ve tavuk gibi çeşitli hayvanlar olmak üzere 7 – 8 lere çıkıyor. Ama bu iki üretim sistemi arasındaki sınırları kesin olarak çizmek epey zor.
Peki, doğru bir planlama ile masrafları azaltan bu sistem yeterli verimi sağlamadığı için mi insanlar tarafından tercih edilmiyor? Dedemin söylediğine göre organik tarım gibi üretim sistemleri, koşullara bağlı olarak bazen görece az ürün verseler de genelde ekonomik olarak kârlı sistemlermiş. Sanırım, yeni şeyler araştırmak ve öğrenmek insanlara zor geldiği için konvansiyonel üretim metotlarını kullanmaya devam ediyorlar.
En sonunda yemekhaneye ulaşıyoruz. Daha kapıdan girmeden, mis gibi kokular duyuluyor. Yemekler yine her zamanki gibi nefis. Sanki dedemin çiftliğinde yediğim yemekler daha bir güzel, daha bir lezzetli geliyor. Bu her şeyin taze ve kaliteli olmasından kaynaklandığı gibi, sanırım biraz da dedemin bizi iyice yorarak acıkmamızı sağlamasından kaynaklanıyor. Akıllı adam şu benim dedem.
Yemekleri hazırlayan teyze masamıza gelip yediklerimizi beğenip beğenmediğimizi soruyor. Hep bir ağızdan çok beğendiğimizi söylüyoruz. Sohbet ilerledikçe teyzenin çiftliğin yakınındaki köyden olduğunu öğreniyoruz. Dedem iş gücüne ihtiyaç duyduğunda genellikle yakındaki köyden insanlar çağırıyor, bu köylüler için iyi bir iş fırsatı olduğu gibi dedem için de ulaşılması kolay bir seçenek oluyor. Teyze, benim torunu olduğumu öğrenince dedem hakkında konuşmaya başlıyor. Onun ne kadar iyi bir insan olduğundan, köydeki öğrencilerin bazılarına okumaları için destek olduğundan bahsediyor. Dedemin çiftlikte belirli aralıklarla tarımla ve çeşitli konularla ilgili eğitimler düzenlediğinden bahsediyor. Teyzenin anlattığı bir şey çok hoşuma gitti, dedem ekonomik durumu iyi olmayan köylüleri ihtiyaç duyulmadığı dönemlerde dahi çağırıyormuş bu sayede arazide çalışmalarına karşılık ihtiyaç duydukları erzağı dedemin çiftliğinden karşılayabiliyorlarmış... Teyzeyle bir süre daha sohbet ettikten sonra teyze mutfağa geri dönüyor. Biz de yemekhaneden ayrılıyoruz.
Ve işin en keyifli tarafına geldi sıra! Yüzmeye gidebiliriz artık... Arkadaşlarım havuzu görünce bir duraksıyorlar önce, çünkü havuzdan çok bir göle benziyor. Birisi dayanamayıp soruyor “burası sağlıklı mı?” diye. Dedem cevaplıyor:
— Sizin bildiğiniz havuzlardan çok daha sağlıklı ve temiz burası!
“Biotope” denen bir anlayışla hazırlanmış bir havuz. Aslında bir gölde yaşanan ekolojik ilişkileri taklit ediyor... İçinde balıklar, bitkiler ve bir gölde olabilecek diğer tüm canlılar var. Bu sayede kimyasal ürün kullanımı ve su devir daimi gibi insan uygulamalarına gerek kalmadan gölün kendi kendini temizlemesi sağlanıyor.
Arkadaşlarım ilk başta biraz tereddüt ediyor ama bir süre sonra işte hepimiz havuzdayız. Havuza alışınca gerçekten çok güzel gözüküyor, etrafta çeşit çeşit renklerde çiçek açmış yeşilin farklı tonlarında bitkiler var. İnsan burada kendini gerçekten doğanın parçası hissediyor. Seda nerde bu arada? Geçen sefer havuza beraber gittiğimizde kafamı suya sokmuştu, az kalsın boğuluyordum. Ama şimdi intikam zamanı!
Hımm, bana arkası dönük ve biriyle konuşuyor.
Hehey! Cuuuups!
Artık gitme zamanı yaklaştı. Epey yorulduk ama çok da eğlendik. Hepimiz istemeye istemeye de olsa havuzdan çıkıyoruz ve üstümüzü değiştirmeye gidiyoruz.
Dedemle birlikte otobüse doğru giderken onun ne kadar akıllı biri olduğunu düşünüyorum. Çiftlikte kullanılan tüm sistemler öyle hazırlanmışlar ki, dışarıdan getirilmesi gereken kaynaklar çok sınırlı. Ayrıca çiftlikteki sistem sayesinde çok az bir insan müdahalesi ile hem sağlıklı bir ortamda yaşanıyor hem de diğer tarım sistemlerine göre çok daha az enerji kullanılmış oluyor.
Dedem hepimizi otobüse bindirdikten sonra küçük bir veda konuşması yapıyor:
— Çevre sorunları çok yönlüdür; dolayısıyla üretilecek çözümlerin de çok yönlü olması gerekir. Fakat altında doğa sevgisi ve saygısı yatmayan bir çözüm ancak bir süre için geçerlidir. Çevre kurtulacaksa; ekolokların, tarımcıların, kimyacıların, hukukçuların, filozofların çabaları ile kalplere doğa sevgisi aşılayan şairlerin, ressamların, bestekarların çabaları ile kurtulacaktır.
Dedem, söylediklerini anlamadığımızın farkında ama devam ediyor:
— Bizim neslimiz yapılan hatalar yüzünden pek çok şey kaybetmiş bir nesil. Daha fazlasını kaybetmeden harekete geçmemiz ve doğru adımlar atmamız gerekiyor. Bunun için, sorunların çözümünün hepimizin görevi olduğunu iyice anlamamız gerekiyor.
Bunları söyledikten sonra suratında kocaman bir gülümsemeyle yanıma geliyor "Hoşçakal evlat, babanla annene iyi bak ve bir dahaki sefere gelirken onları da getir." diyor. Dedem otobüsten inip bize el salladığı sırada otobüsümüz manevra yapmakla meşgul...
Ulu ağaçların arasından geçerek çiftlikten çıkıyoruz ve işte yine - dedemin tabiriyle - duyarsız insanların dünyasındayız. Şehre geri dönerken otobüste farklı bir manzara var. Herkes durgun. Durgunluğun birazı yorgunluktan, birazı da şehrin beton yapılarına, gürültüsüne ve boğuk havasına dönecek olmaktan kaynaklanıyor galiba. Belki biraz da bugün öğrendiğimiz şeylerin ağırlığı var üzerimizde. Dedemin son söyledikleri ise kulaklarımda çınlıyor:
SORUNLARIN ÇÖZÜMÜ HEPİMİZİN GÖREVİ!
02.07.2010
Emre Bilen